NEDEN
SUSKUNUZ?
Hep yakınıyoruz kendi kendimize “Türkiye Çerkes diasporası
çok pasif!” diye… Gerek siyasi ve gerek toplumsal sorunlarla alakalı olarak tek
ses haline gelemeyişimiz, her daim başka başka köşelerde, farklı işlerle
uğraşıyor oluşumuz ve toplandığımız vakitlerde dahi mutlaka bir ikiliğe düşerek
birbirimizden ayrılışımız ve hatta kopuşumuzun yanı sıra; en büyük
sıkıntılarımızdan birisi de “ses çıkarmayışımız” şüphesiz. O kadar ki sürgün
etkinliklerinde dahi ağzımızı açıp “Biz katledildik millet!” demedik bugüne
kadar, ya da diyemedik belki. Sustuk. Bazen “Ağlamayana meme yok!”un kurbanı
olduk, bazense “Bu adamlar zaten bizden, neden anadillerinde okulları olsun ki?”nin…
Canımız en çok işte bu suskunluğumuzdan ve bir de “tek” olamayışımızdan yandı
şüphesiz. Başkaları “ben doğurdum, devlet baksın!” derken arlanmadan, biz Düzce
depreminde gönderilen yardımlara bile elimizi uzatmadık. Elbet terbiyemizin ve
bizi eğiten kültürümüzün büyük payı var bu “tevazu”muzda. Peki ya toplumsal
sorunlarımızdaki suskunluğumuz? Bunun nedeni nedir?
İşte bu “ses çıkarmayış”ın nedenlerini düşündüm kendimce ve yazmak istedim;
kabataslak ve sadece öneri olarak sunulan birkaç çözüm yoluyla beraber.
Listedeki “bahane” başlıklarının önem sıralaması yoktur, her biri rastgele
konumlandırılmıştır.
1. Hayat Gailesi Ve Ekonomik Güç Eksikliği: Mutlaktır ki hayata tutunmak
hepimizin temel sorunudur. Bunun ırkı, dili, dini, ülkesi de yok. Dolayısıyla
“ekmek parası” denilen mefhumun ardından giden her Çerkesin, yaşadığı hayatın
zorluğu oranında kendi öz kimliğinden ve geleneksel yaşam tarzından uzaklaşacağı
açıktır. Zira ihtiyaçlar hiyerarşisi gereği de öncelikle asgari yaşam
şartlarının gereğine kavuşmak ister her birey. Çerkesler yaşadıkları diaspora
ülkelerinde, yaşadıkları yerin hayat şartlarıyla en az yerli halk kadar ki zaman
zaman da daha fazla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Örneğin Yahudiler gibi
şanslı bir azınlık olmamışlardır asla. Köyden kente göç ve gittikleri kentlerde
önceliklerinin “kültür” değil, “ekmek” ya da “okul” olması Çerkesleri
suskunlaştırmış ve içlerine kapatmış; hatta kültürel sorunları unutturarak tek
sorunu “ekmek parası” haline getirmiştir zamanla.
Bahsedilen bu sıkıntıyı, yani kültürel gelişimimizin önündeki “hayat gailesi”
engelini aşmak için, öncelikle kendi içimizde bir takım ekonomik atılımlar ve
projeler gerçekleştirmekle halkımızın refah seviyesini ve buna bağlı olarak da
sosyal yapısını, eğitim ve sağlık düzeyini değiştirmeli ve geliştirmeliyiz.
Hayata dair endişelerini yenen toplum mutlak surette kültürel etkinliklere daha
yakın davranacaktır. Para ve sağlık huzuru, huzur sosyal tatmin isteğini, sosyal
tatmin isteği de ister istemez, az ya da çok “kültüre dönüş”ü getirecektir. Yani
ihtiyaçlar hiyerarşisinin sıralanmasında asgari yaşam düzeyinin sağlanması işini
devlete bırakmak yerine, toplumsal dayanışma ile kendimiz halletmeye
çalışmalıyız. Öte yandan toplumsal kurumlarımızın işlerliğini sağlamak ve
kolaylaştırmak açısından ve üretilen kültürel projelerin hayata geçmesini
sağlamak amacıyla da elimizde maddi olanak bulunması zorunludur. Unutmamalıyız
ki elinde ekonomik güç bulunan diaspora, güçlü diasporadır. Kısacası maddiyata
önem vermeli ve bu uğurda çaba sarf etmeliyiz; ancak bireysel olarak değil.
2. Asimilasyon: Şiddetli, kasıtlı, sistemli, politik, yanlı ve daimi bir
asimilasyon politikası ve bunun neticesinde halkın her tabakasında ve her
bireyinde yaşanan güçlü ve geri dönüşsüz bir asimilasyon… 150 yıllık sürgün
hayatının, dışarı ile olan (evlilikler öncelikli olmak üzere) her türlü
ilişkinin ve ilk cümlede de değinildiği üzere devletin sistemli programlarının
neden olduğu bu güçlü kültürel erozyon ve erime, halkı uyuşturmakta malumunuz.
Zira halk, karşısındakiler ile kendi arasında hiçbir fark göremediği için,
politik ya da sosyal sorunlarını fark edememekte çoğu kez.
Aynılaşan bireyler arasındaki bir takım sorun ve anlaşmazlıkların kökenleri,
yine aynılaşan bireylerce “kültürel farklılık ya da etnik benzeşmezlik” olarak
algılanmaz. Bireyler aralarındaki bu çatışmayı salt ve sıradan siyasi, maddi ya
da tabakasal rekabetten ibaret zannedeceklerdir. Örnekle: Bir Çerkes, içerisinde
yaşadığı Türk, Arap ya da İbrani halkları ile arasındaki örneğin “anadilin
muhafazası” sorununu, kendisini de Türk, Arap ya da İbrani olarak görüp
benimsediği için artık sorun haline getirmeyecek, bu problemin üzerinde
durmayacaktır. Ya da içerisinde yaşadığı ülkenin aşırı milliyetçi-ırkçı siyasi
partisi ile kendi halkı arasındaki sorunu “salt siyasi bir uyuşmazlık” olarak
algılayacak, kendi ırkına duyulan nefreti hissetmeyecek, eritme politikalarını
göremeyecektir. Bu bağlamda asimile olan birey, halkının henüz olayları net
görebilen diğer fertlerine karşı kin ya da karşıt hisler beslemeye başlayacak ve
cepheleşme bu kez asimile bireyin, kendisini asimile edenlerin yanına geçmesiyle
devam edecektir. Yani negatif bir yan değiştirme ile…
Asimilasyon, sorunlarımız arasında belki de çözümü en zor olanı. Zira
asimilasyonun engellenebilmesi için doğrudan toplumun bilinçlendirilmesi;
toplumun bilinçlendirilebilmesi için ise “tepki verir” hale getirilmesi;
toplumun tepki verir hale getirilebilmesi içinse yazı içeriğindeki diğer
şartların da gerçekleşmesi lazım. Kısacası, aşılması epey zor bir kısır döngü…
3. Dernek Antipatisi: Bugüne kadar derneklerimiz, maalesef cegu yapılan ve okey
oynanan yerler olmaktan uzağa gidemediler. Halkı sadece aidat isteyeceklerinde
ya da seçimlerde hatırladılar. Siyasete bulaştılar, kültür bekçiliği ve
birleştiricilik yerine parti yandaşlığı ve ayrıştırıcılık yaptılar. En büyük
sosyal faaliyetleri ekip çıkartmak oldu. Hiçbir zaman sanata, eğitime, kültüre,
halkın refahına, ekonomiye hizmet etmediler. Bu nedenle toplumun büyük kesiminde
derneklere karşı antipati oluştu. Halkın eğitimli tabakası dernekleri “elle
tutulur bir işe yaramamak, misyon sahibi olmamak”la, daha az eğitimli kesimi ise
“sadece para isteyeceği zaman kapısını çalması”yla eleştirdi. Derneklerde
kontrolsüz ve doğru faaliyetlere yönlendirilmeksizin, kültüre ve bilgiye
kanalize edilmeksizin boş zaman geçiren ve bu nedenle de çoğu kez derslerindeki
başarısından uzaklaşan gençlerimizin varlığı, ebeveynleri derneklere karşı daha
da doldurdu. Daha da kötüsü, derneklerimiz gençlerin “ilk kez içtiği” yerler
olmaya başladı zamanla. Dolayısıyla dernekler evimiz olmaktan çıkıp, korkulan ve
uzak durulması gerektiği düşünülen “kahvehane”ler olarak anılmaya başlandı.
Bu durumun aşılması hususunda çözüm önerilerim var. Ancak bu, uzun bir yazının
konusu olabilecek kadar kapsamlı ve önemli. Bu nedenle şimdilik şu kadarına
değiniyorum ki, derneklerimiz “kurtarılmalı”dır. Şu anki yapıları hemen hemen
temelden değişmelidir ve kendilerine yeni bir sistem kurmalılardır. Mevcut
statükoculuğundan uzaklaşmalı ve özellikle gençlere fırsat vermelidir. En
önemlisi de yönetici kadrolar ya “kafa yapısı itibariyle değişmeli”, ya da
“külliyen değiştirilmeli”dir.
4. Korku: Çerkes köylerinde eğitim alanlar bilirler, anne-babalar çocuklarını
okula gönderirken tembihlerlerdi “Aman Çerkesçe konuşma!” diye. Konuşan eşek
yükü dayak yerdi zaten. Ya da şehre okumaya giden çocuklarının kulağını sıkı
sıkı bükerlerdi “Çerkes olduğunu öğretmenlerine söyleme, fazla sivrilme!” diye…
Anadili konuşmanın eskiden beri yasak olduğu bir ülkede yaşayan azınlık
toplumunun, sosyokültürel manada bir yerlere gelebilmek ve yazı içeriğinde
değinilen “refaha” kavuşabilmek amacıyla katlanması gereken en acı şey de belki
anadilinden ve öz benliğinden uzak durmak zorunda olması idi. Yıllar boyunca
Çerkesçe kitaplar yakıldı, dernekler basıldı, köylere “Vatandaş Türkçe konuş!”
pankartları asıldı… Askere giden Çerkes gençleri ezildi. Bu durum 150 yıl sürdü.
Korkutma, sindirme ve susturma. 150 yıl boyunca korkan ve susan bir toplumun bir
anda konuşması elbet beklenemez. Bu durumun aşılması için ise halkımıza artık
yasaların ve sosyal ortamın eskisi gibi olmadığının öğretilmesi lazım şüphesiz.
Örneğin halkın, doğan çocuğuna anadilde isim verebileceğini anlaması gerekli. Ya
da televizyonlarda haftada yarım saat de olsa anadil programı yayınlanmakla
aslında dilin önünün az da olsa açıldığının… Ya da en azından, Avrupa
Birliği’nin “özgürlükçü(!)” elinin artık “etnik kimlikleri baskı altında tutan
zihniyetin” ensesinde olduğunun…
5. Etkin Bir Sosyo – Politik Kurum Ya Da Yapılanmanın Olmayışı: Çerkeslerin bu
ülkede kültürlerini yaşatabilmek için sahip oldukları sosyal kurumlar dernekler
ve vakıflardır. Ancak derneklerin durumuna yukarıda kısmen değinilmiştir. Ek
olarak: her ne kadar dernekler hukuku gereği Kafkas Kültür Dernekleri’nin
“siyaset yapamayacağı” (ki bizimkiler siyasetin aleni maşasıdırlar ancak bunu
“filancaya oy ver” figanı ile değil, statükocu ve kendisi gibi olmayanı
dernekten iten tavırları ile sergilerler) açık ise de, derneklerimizin zaman
zaman halkımızı ilgilendiren somut vakıalarda sesini yükseltmesi zorunludur. Öte
yandan toplumumuz artık politika ile profesyonel manada ilgilenecek kuruluşlara
da ihtiyaç duymaktadır. Örneğin Çerkes kültürel varlığını ve buna dair sorunları
ve ayrıca Kafkasya’nın siyasi geleceğini ele alan ve yeri geldiğinde Türkiyenin
Kafkasya politikasını etkileyebilen bir siyasi parti kurulması artık elzemdir.
Zira Kafkasya’da olup biteni uykulu gözlerle seyreden bir diaspora artık işimizi
görmemektedir. Ancak “dış ilişkiler” dahilinde değerlendirilmesi hasebiyle
bireysel ya da siyasi yapılanmadan uzak tepkilerin bu siyasi sorunlara müdahil
olamayacağı açıktır.
6. Tarihi Cehalet: Kuzey Kafkasya sürgünlerinin maalesef büyük çoğunluğu,
sistemli asimilasyon politikaları ve zamanın acımasızlığı neticesinde kendi
tarihini unutmuştur. Zira kendi tarihini yazabilecek zaman da imkan da fırsat da
bulamamıştır halkımız. Tarihini unutan halk, Türk Devleti’nin resmi tarihi ile
(objektiflikten uzak, yanlı bir tarih eğitimi ile) baş başa kalmış ve
dolayısıyla “Kıpçak Türkü” olmaya da, “Nogaylarla kardeş” olmaya da, “Orta Asya
kökenli” olmaya da alışmıştır. Dolayısıyla halkımız, “kendi kanından” gördüğü ya
da diğer “okutulmuşluk”ların (örneğin “sürgün değil, göç - kucak açma
hikayesinin) neticesinde tamamen benimsediği bir ülkede yabancı görmemektedir
kendini. Ve doğal olarak da tıpkı Kuzey Kıbrıs’a okumaya giden bir Türk gibi
yaklaşmaktadır olaya: “Ben sürgün edilmedim, kendi isteğimle göçüp geldim ve
burası benim vatanım. Bu insanlar bana kucak açtı. Daha ne isterim?” ya da “Ben
zaten Türküm. Kimden ve neden hak isteyeyim ki?” Bu cehaletin aşılması da hiç
şüphesiz eğitim ile mümkündür. Eğitim görevi ise yine tek kültürel kurumumuza,
yani derneklerimize düşmektedir. “İnsanlar derneğe gitmiyorlarsa, dernek
insanlara gidecektir.” Ya da başkaca kuruluşlar açılacaktır: Örneğin “Çerkes
Kültür Enstitüsü” ya da “Çerkes Kültürü Atölyeleri”…
7. Kraldan çok kralcılık: İşte bu genetiktir. Biz Çerkesler, “vefa borcu”nun
ödenebildiğine inanmayız. Vefa hissimiz o kadar güçlüdür ki, bize göre herhangi
birisinin yaptığı iyiliğin karşılığı koca bir ömür geçse yine ödenemez. Kendi
ekmeğimizi kendimiz kazanırız. Çalışırız, didiniriz. Yaşayabilmek için en az
herkes kadar mücadele ederiz. Ancak yine de “karşımızdaki insanın (ya da
devletin) bize ekmek verdiğine” inanırız körü körüne. Bizde kahvenin hatırı kırk
yıl değil, ebedidir. Elbet eğitim sisteminin ve kasıtlı, köleleştirme amaçlı
eğitilmenin de etkisi vardır bu hususta. Zira 150 yıl boyunca “ben sana ekmek
verdim, mecbursun” ile yetişen bir nesilden bahsediyoruz. Dolayısıyla, yaşadığı
ve üzerinde çalışarak ekmeğini kazandığı ülkeye öyle bir bağlanır ki Çerkes, o
ülkenin devlet söylemlerine ve jargonuna, devletin korumaya aldığı etnik
kimlikten daha fazla sahip çıkmaya başlar.
8. Alışkanlıklar Ve Xabzedeki Duruş: Çerkeslerin bir yukarıda değinilen konuda
olduğu gibi bir takım kültürel özellikleri, seslerini çıkarmalarını engeller.
Örneğin Çerkesler, sürgün döneminde başkent İstanbul’dan kendilerine gönderilen
ufak tefek yardımları dahi, çok muhtaç olmalarına rağmen kabul etmemişlerdir. Bu
duruma dair belgeler halen Osmanlı arşivlerinde saklıdır. Ya da Düzce depremi
sırasında gönderilen yardımlar, Çerkeslere zorla verilmiştir. Gurur çok
güçlüdür. Ayrıca Çerkes Kültürü’nde haksızlığa karşı saygıyı aşan, fevri, ani ve
hızlı tepkiler vermek ayıplanır. Dolayısıyla Çerkes Kültürü, sabrı erdem kabul
eder. Ancak bu sabır yukarıda değinilen diğer etkenlerle (örneğin korku ve
asimilasyon ile) birleştiğinde, ezikliğe varacaktır. Öte yandan Çerkesler
kendilerini, yaşadıkları diaspora topraklarında misafir olarak kabul
etmişlerdir. Bunun aksini savunanlar olacaksa da Çerkeslerin bugüne kadar içinde
bulundukları psikoloji tamamen sürgün psikolojisidir. Örneğin Çerkes köyleri,
bulundukları çevrede genellikle çevreyle en az ilişki kuran ve köyler arası
çekişmelere asla bulaşmayan köyler olagelmiştir. Aileler için de bu durum
geçerlidir. Dolayısıyla Çerkesler, sosyal yapılarının ve geleneklerinin
getirdiği bu “aşırı saygı” durumundan dolayı suskundurlar çoğu kez. Zira yine
kültürleri gereği misafir gibi davranmaya alışmışlardır ve misafir nezaketiyle
yaşarlar. Yeri gelmişken bir örnek daha: Uzunyayla Çerkesleri “Nasıl olsa
döneceğiz.” Fikri ile doğru düzgün ev dahi yapmamışlar, derme çatma kulübemsi
evlerde bugünlere kadar gelmişlerdir. İşte bu halet-i ruhiye içerisinde, “ev
sahibine saygı” mantığıyla yaşamıştır diaspora Çerkesleri, bilinçli ya da
bilinçsiz…
9. Bilinçli – Rutin – Ülkesel Depolitizasyon Ve Pasifizasyon: Bu durum, Türkiye
özelinde ve vatandaş genelindedir. Yani diğer diaspora ülkeleri için değil,
Türkiye için geçerlidir ve Türkiye içerisinde de sadece Çerkesler için değil,
tüm halk için kabul edilebilir. Özellikle 1970’li yıllar sonrasında etnik
kimlikler üzerinde arttırılan baskıların da bu gruba dahil kabul edilmesi
mümkündür. Bu depolitizasyon ve pasifizasyonun devletçe, farklı sistem ve
yollarla yapıldığı bilinmektedir. Çerkesler üzerindeki etkisinin, yukarıda
sayılagelen etkenlerle birleştiğinde daha da güçlü olduğunu kestirmek ise güç
değildir. Zaten kökleri ve tarihi itibariyle ekonomi ve politika ile çok da içli
dışlı olmayan Çerkes halkı, pasifize olmayan ezelden hazırdır. Bunda Çerkeslerin
devlet kültürünün farklılığı ve siyasi literatüre - jargona yabancılığı önemli
etkendir. Zira sınırları çizili ve hukuku net bir ülke sahibi olmamıştır
Çerkesler asla. Bu nedenle de politik manada pasifize edilmeleri hiç güç
değildir.
10. Siyasi – Fikri Bölünmüşlük Ve Siyasi Önder Eksikliği: Siyasi bölünmüşlük her
toplumda mevcuttur. Dolayısıyla bunun önümüzde engel teşkil etmesi beklenebilir
olsa da, buna müsaade edilmemesi sağlıklı bir toplumda zorunludur. Ancak… İşin
içine toplumsal konulardaki fikri bölünmüşlük ile bütünleştirici siyasi önder
eksikliği de girince, bahsedilen siyasi farklılıkların toplumu kutuplaşmaya
mahkum etmesi kaçınılmazdır. Şöyle ki, eğer halkın her kesimine hitap edebilen
ve Çerkes kültürel mücadelesini farklı politik yelpazelerden ayırıp başlı başına
bir “siyasi sorun” olarak niteleyebilen ve bu nitelemenin gereklerini yerine
getirebilen siyasi önderlerimiz olsa idi, bahsedilen siyasi kutuplaşmalar
halkımızı toplumsal sorunlar hususunda farklı eksenlere kaydıramazdı diye
düşünüyorum. Burada yapılması gereken ise öncelikle Çerkes kültürel mücadelesini
kabullenen ve bunu siyasi arenaya taşıma amacı güden, öte yandan Türkiye’nin
Çerkesleri ilgilendiren hususlardaki iç ve dış politikasına müdahil olabilme
yetisine sahip, yasal, geniş tabanlı, kapsayıcı ve lider vasfı taşıyan bir
siyasi yapılanmaya gidilmesidir. Bu yapılanmanın siyasi kutuplardan uzak durması
ve farklı fraksiyonları bünyesinde toplama amacı gütmesi zorunludur. Taban
mümkün olduğunca geniş tutulmalı ve birleştirici bir yol izlenerek tüm
kitlelerin fikirleri alınmalı, buna göre hareket edilmelidir. Ayrıca toplumun,
siyasi profilinden uzak yapısıyla da sevip saygı duyduğu, “thamade” vasfına
sahip önderler seçilmeli ve siyaset yoluna çıkılmalıdır “Çerkes Halkı”
sıfatıyla. “Sağcı Çerkes”, “Solcu Çerkes”, “Ortacı Çerkes” değil; “Çerkes”
olunmalıdır bu siyasi çatı altında.
11. Mikromilliyetçilik: Çoğu kez kendi iç dinamiklerimizden ve ayrıca
anavatandaki siyasi olaylardan, Rus hükümetinin kasıtlı fiillerinden doğan
mikromilliyetçilik, Çerkeslerin “tek ses” olabilmesine engeldir. Bu da
dolayısıyla pasifizasyonu peşinde getirmektedir. Zira çıkarları birbiriyle
çelişen ya da çeliştiğini zanneden – çeliştiği zannettirilen bir avuç insanın
hep bir ağızdan “hadi!” diyebilmesi oldukça zor ve zaman zaman da imkansızdır.
Burada iş yine bireylere ve kültürel kuruluşlarımıza düşmektedir. Yapılması
gereken, Kuzey Kafkasya’da yaşayan ve adı “Çerkes” olarak anılan Adıge, Abhaz,
Ubıh, Çeçen ve Oset halklarının hep beraber adım atabilmesini sağlamak ve ortak
bir söylem altında toplanan bireylerin öncelikle tek tek bilinçlendirilmesi ile
“toplum” bilincine kavuşturulmasına hizmet etmektir.
“Neden suskunuz?” a kendimce yanıt aradım. Biliyorum ki birçok eksiği var
yazımın. Ancak “kronik suskunluk hastalığımız, temel sorunlar ve çözüm yolları”
hususunda azıcık bir yol açabildiyse ne mutlu.
Adım atabilmek umuduyla…