BİR’KEN
AZIZ, İKİ’YKEN ÇOK...
Biz Çerkesiz.
Bir'ken azız, iki'yken çok...
Gümüş tepsilerde sunulmuştur bize hayat. Uzunyayla'nın bozkırında da doğsak,
Düzce'nin ormanında da... Değişmez bu. Her daim en iyisidir layıkımız ve her
daim ona ulaşmaktır amacımız. Sırf bu nedenle daha küçücükken yollara koyuluruz,
annemizden babamızdan uzak yatılı okullarda geçer gençliğimizin en körpe
çağları.
Tutunuruz. Tutunabilme umuduna tutunuruz. Bırakmayız elimizden bizi biz eden
değerleri. Ta ki büyüyene ve "insanlaşana" kadar.
İnsanlaşana ve yitirene kadar saflığımızı...
Biz Çerkes'iz.
Bir'ken azız, iki'yken çok...
Hırsı en çok biz yaşarız kanımızın her damlasında. En çok biz baş etmeye
çalışırız önümüzdekilerle, arkamızdakilerle ve hatta zaman zaman
yanımızdakilerle. En çok biz uğraşırız "tek" olmaya, taa ki fark edene kadar
çevremizde kimsecikler kalmadığını... Bu işte de böyledir, okulda da... Hatta en
çok işbirliği etmemiz gereken hususlarda, toplumsa sorunlarda da...
Güçlüyüzdür yine de. Dik durmayı biliriz doğduğumuz andan itibaren.
Sorunlarımızı kendi kendimize halletmeye kalkarız. Yardım istemeyiz kimseden.
isteyemeyiz. Aciz görünmekten korkarız belki, belki de reddedilip mahçup
olmaktan.
Gel gör ki...
Başkasının kapısında iki büklümüzdür, kendi kardeşimizin önünde küçümser...
Çünkü deriz ki içimizden, "Başkası, başkasıdır. Ben onu bilmem, o beni bilmez.
Ama soydaşım beni bilir, onun karşısında gururumu muhafaza etmeliyim."
Biz Çerkes'iz.
Bir'ken azız, iki'yken çok...
Ayak kaydırmayı severiz. Amacımız üzüm yemek değildir çoğu zaman; bağcıyı da
değil, "bağcıyı ve onun aile efradını ve onun kabilesini ve hatta atalarını"
dövmektir.
Ofisin çaycısından çay istemeye çekinir, imtina ederken;
Öz kardeşimizi vururuz yerlere. Arlanmayız.
On yıl aynı binada yaşamamıza rağmen bir kez olsun yüzünü görmediğimiz kapı
komşumuza içerlemeyiz.
Ama aramızda 30 kilometre olmasına rağmen bizi üç ay üstüste ziyarete gelmeyen
bir Çerkes söz konusu olduğunda atıveririz köprüleri, "Aynı şehirdeyiz
nihayetinde!" deyiveririz.
Biz Çerkes'iz.
Bir'ken azız, iki'yken çok...
İnadına iş yaparız.
Hiçbir sebebi yokken.
Sadece "inadına".
Kötü'yü alkışlarız. Arkasından gülmek için.
İyi'yi bir köşeye koyarız. "Lazım olur."
Bir deli bir kuyuya taş attığndan 400 akıllı çıkartamayız. Taşı olduğu yerde
bırakmaksa içimize sinmez; zira taşı bahane ederek sağa sola yumruk savurmak
işimize gelmektedir.
Kuyuya taş atan delimizse çoktur. Lakin emin olun ki tuzları kuru olduğundandır;
ya uzakta yaşıyordur, ya cahilin önde gidenidir ya da son dönemlerin moda
tabiriyle "klavye delikanlısı"dır, adını sanını gizler.
Hepimiz "pşı"yızdır. Hepimizin babası, köyün önde gelen thamadesi...
İşte tam da bu nedenle tenezzül etmeyiz "diğerleri" ile yanyana durmayı.
"Filancaların oğlu değil mi eni boyu?" deriz kızımızı isteyen delikanlı için.
Beğenmeyiz.
Ama kızı isteyen Çerkes değilse iş değişir. Ne asalete bakarız, ne kültüre...
Zira işte o an çıta çok da yüksek değildir bizim için.
Biz çıtayı daima kendimiz için yükseltiriz.
Biz Çerkes'iz.
Bir'ken azız, iki'yken çok...
Yalnızken, yalnızızdır. Her yönüyle... Ama iki kişiyken de "birlikte" olmayız
hiçbir zaman. Bir arada olan, ama birlikte olmayan bir topluluk. Hepsi bu...
Beğenmeyiz. Bilmeyiz ki birini eleştirebilmek için, eleştirdiğimiz konuda en az
onun kadar emek vermiş ve o işi en az eleştirdiğimiz o kişi kadar iyi biliyor
olmamız gerekir...
"Kadına saygı" sadece xabze'yi anlatan kitapların içerisinde bir başlıktır
artık. Ezeriz. Ezmekten zevk alırız.
Konuşuruz. Bolca konuşuruz. Susmaksızın, dinlemeksizin, anlamaksızın ve
bilmeksizin konuşuruz. Maksat bazen sadece ve sadece köstek olmak, moral
bozmaktır. Çünkü karşımızdaki kişi bizden önce davranmış, bizim yapamadığımız
bir işi başarmıştır. Elimizden gelen tek şey moral bozmaktır o andan itibaren.
Eh, layığını yaparız.
Biz Çerkes'iz.
Bir'ken azız, iki'yken çok...
Sınıflandırırız. Çoğunlukla yine "tek" olmak için sınıflandırırız. Herkesi bir
kalıba koyar, sıkıştırırız ki sıradışı kalabilelim ve gönlümüzce
küçümseyebilelim.
Ayırırız. Böler ve uzaklaştırırız. Çünkü hiç kimse, ama hiç kimse bizim kadar
Çerkes değildir. En çok biz savaşmışızdır, xabzeyi en iyi biz korumuşuzdur, dili
en iyi biz biliriz. Ötekiler bomboştur. Hiçbirşey bilmezler. Bu nedenle de
yaklaşmayız yanlarına.
Başkalarını daima "bir şey yapmamak"la suçlar, kafa bulandırırız ki; "kimse
bizim birşeycikler yapmadığımızı anlamasın". Çok gürültü çıkartırız ki "herkes
bizi yapılması gerekenler uğruna çabalıyor zannetsin". Sağa sola laf atarak
dikkati oralara çekeriz ki, kimse dönüp de bize "Sen neden pinekliyorsun?"
demesin...
Kalabalıklarda tozu dumana katar, arkasından tozu dumana kattığımız kişiyle
yüzyüze gelince "kibar insan" kesiliriz.
Biz Çerkes'iz.
Bir'ken azız, iki'yken çok...
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovar, üstüne üstlük köylerin çevresini dikenli
telle çeviririz.
Emek vereni davranışlarımızla bıktırır; "bir şarkıyla meşhur olan manken
kızlar"a benzetilebilecek, tek cümlelik, tek satırlık, tek adımlık, tek eylemlik
insanları baş tacı ederiz.
Masada yanyana oturduğumuz ve dolu dolu sohbet ettiğimiz insan kalkınca,
arkasından sıralarız olumsuzluklarını. Olumlu yanı bizce zaten yoktur, varsa da
önem arz etmez.
Verilen her emeğin bir eksiği vardır bize göre. "Eksiksizini yapmaya"
yanaşmayız. Tenezzül meselesidir elbet.
Her daim yakınırız. Her bir köşede, tek tek yakınırız. Birlik olup yakındığımız
meseleleri ortadan kaldırmak aklımıza gelmez, aklımıza gelse de işte...
Biz Çerkes'iz.
Bir'ken azız, iki'yken çok...