03.03.2007.SERAP’ım şuan hastanede yatıyor.

Ameliyat oldu, yanında değilim. Bu yazımı ona

İthaf ediyorum.

 

                        

                                 MAHALLEDE PAKET VAR

 

                  Erkek kılığına girip de, annem tarafından aforoz edildiğimiz yazdı. Tekrar, eski özgürlüğümüze kavuşmak için elimizden geleni, en kısa sürede yapacaktık. Bu uğurda ne sözler vermiştik, vermiştik diyorum, benimle birlikte canımın içi, Ayfer de.  Bir daha asla genç bir kıza yakışmayacak davranışlarda bulunmayacak, akıllı-uslu, hanım hanımcık olacak, hatta elişi dahi yapacaktık.

     

                 Bir an önce annemin sakinleşmesi için çalışmalara başlamalıydım.

                 Garagız Ablamdan (Naime Yeşilyurt) tığ denilen o lanet aleti ve dokunmaktan dahi illet olduğum ince ipliği aldım. Bilmem kaç numara. Bundan yıllar öncede, buna benzer girişimlerim olmuştu ama hiç bu kadar ince bir işle uğraşmamıştım. Maksat annemin gözüne girmek değimli ne olsa yapacağım.

 

                   Özlem’in başlayıp da, yıllarca bitiremediği, bir salon takımının modelini yapmamı istediler. Hatta bunun için tüm mahallenin gelinleri, seferber oldu. ( ahhhh ahh…köyün gençlerini dinlemek bana nelere mal oldu.)

 

                   Şu, kaba - saba ellerimde, o incecik tığ ve iplik ne kadar da iğreti duruyordu. Ama buna kimsenin aldırdığı yoktu. Orasından batır, burasından çıkar, zincir çek, iki al, bir bırak derken en sonunda bende dantel yapan biri olmuştum.

                   Bizim köyde, özellikle köyün kadınları arasında makbuldür bu özellikler. Hafife almamak lazım. Ağzınızla kuş tutsanız da; eğer evin toprak dabanını (zemin) su ile sıvamıyorsanız, elinizde dantel poşetiyle gezmiyorsanız, nafile. Bunların yanında; tüm köylüden erken kalkıp, soba yakmak, ekmek pişirmek,  kapılarından geçen bir büyüğe zorla çay ikram etmek, o kızın şanına şan katardı. En azından bizim köyün kadınlarının gözünde.

 

                    Benim neyim eksikti peki,  bunları yapmaktan.

                    İşe en zor olan dantelle başladım. Taktım sol bileğime bir poşet, yerleştirdim içine iplik yumağını, başladım salon takımının 12 parçasından ilkini yapmaya. Ama öyle kıyıda köşede değil, ya bahçemizde yada köprünün üzerinde. Uyanık olmak lazım diye düşünüyordum. Ben, evin içinde dantel yapmışım, kim nereden bilsin. Taktığım gibi dantel poşetini koluma yürüyordum köprüye. Bir zincir çekiyorum, bir etrafa bakıyorum, nasıl olsa birileri görecek ki, köprü bunun için ideal yerdi. Yukarıda (köyün doğusuna verdiğimiz isim) tarlası olan her gencin, babası yada annesi, illaki bu köprüden geçecekti. Geçerlerken de, beni, elimde dantel poşetiyle görmemeleri mümkün değildi.

                    Meselenin büyüğünü, bu şekilde halletmiştim.   Belki haftalarca aynı parçayı, köprü-harman-çatalçeşme  dolaşarak tamamladımsa da, bu durum annemi memnun etmeye yetmişti. Sırada  ekmek pişirmek, soba yakmak, ev temizlemek vardı. Ev temizlemek zor bir iş değildi benim için, zaten her sabah kavga gürültü de olsa yaptığım bir şeydi. Ama bu kez durum farklıydı. Elime aldığımda o sarı ot süpürgeyi bırakın evi, köprüye doğru tüm yolu süpürür olmuştum. Soba da yakmasına yakıyordum da, şu ekmek pişirme meselesi, ağzımla kuş tutma hikayesinden daha zor geliyordu bana. Hamur bile yoğurmamış biri için, kolay mı ekmek pişirmek.  Düşününce onunda buldum çaresini. Ayfer’ e pişirtip, ben pişirdim diye tüm mahalleye dağıttım. Kimse inanmadı.  Olmadı,  bir de kek tarifi aldım, Garagız ablamdan. Hemen pişirdim kekimi, yanınada demledim bir çay ve çağırdım mahalledekileri. O günden sonra yaptığım kekin adı “Arzunun İşkencesi” adıyla anıldı. Bu adı tescilletmek farz oldu bana. Çünkü, hala Aslan abi ( Aslan Yeşilyurt)  beni gördükçe;

 

--- Neydi o gız, bize yaptığın işkence . diyor.

 

               Mükemmel olmasam da, mükemmele yakın olayım diye, ekmek pişirme sevdamdan vazgeçtim. Ben de, yapabildiğim şeyleri, ya bahçemizde yada , dağda – bayırda yaparak dolaştım, herkes görsün diye. Benim için hiç de kolay geçmeyen haftalardı bunlar, ama annem yine eski annem olmuştu. Yani artık özgürdüm!!!!!

 

               Zor geçen onca günden sonra, “serbest parti” olarak köyde gezmeye başladık.

 

               Sabah, evdeki mesaimizi tamamlayıp, ya Özlem’ lerin evde bize ayrılan odada, yada Serap’larda Emmi’ nin( canım emmim Mevlüt Karabulut) bizim için yaptığı odada otururduk. Ben, özellikle bu odada çok mutlu hissederdim kendimi. Bir zamanlar köyümüzün tükeni (bakkal)olan bu oda, daha sonra Emmi tarafından  bize tahsis edilmişti ve sadece dördümüz ( Serap-Ayfer-Özlem ve ben) girebiliyorduk. Reyyan dahi, ancak bize çay servisi yapacağı zaman, kapıdan kafasını uzatabilirdi. Hemen bağırırdık;

 

--- çık çık.

--- aman ka’a, çokda meraklınız değilim, der ve söylene söylene giderdi.

 

             Akşam saatlerine doğru, ilkindi vakti (ikindi) ancak bulunduğumuz odamızdan çıkar, köprüye doğru yürür ve ayaklarımızı salındırarak köprünün kenarında otururduk. Bu zaman zarfında, gece neler yapabileceğimizin kararını alırdık. Bir sonraki uğrak yerimiz ise, mezarlığın yanındaki sırttı. Yani, festival alanına bakan dağ.  Her akşam oraya tırmanır ve elimizdeki dürbünle köyü dikizlerdik. Amaç, uçan kuştan dahi haberdar olmaktı. Dağdan aşağı iner, yukarı bahçelerden biraz elma çalar, sonra tekrar evlerimize dönerdik. Bu bizim günümüzün yarısıydı. Diğer yarısı ise, akşam yemeklerinden sonra başlardı.  Hızlıca yemekler yenilir ve yine mekanlarımızdan biri tercih edilirdi. Şayet o gece için bir plan yoksa, saat 24-01 sularında Şıg İsmet Amcanın bahçesine girer ve elma çalardık. Bu eylem bizim için artık, boş zamanları doldurma şekline dönüşmüştü. Böyle geçen gecenin sabahında, İsmet Amca, ya kırılan dalları toplar, yada bahçe duvarından düşürdüğümüz taşları yerine koyardı. Eeee.. kolay mı, dört kocaman kızın çıktığı elma ağacı ne yapsın. Aslında, gayet iyi bilirdi bizim olduğumuzu ve ses çıkarmaz, arada bir takılırdı.

 

              En son vukuatımızın üzerinden, neredeyse bir ay geçmişti. Çok sıkılıyorduk. Günlerimiz sıradanlaşmıştı. Köyde geçirdiğimiz vakitleri asla böyle harcayamazdık. Çünkü o vakit bize, Allah’ın bir niğmetiydi. Kaç kişinin bu kadar güzel ve anlayışlı bir köyü ve köylüsü vardı ki?. Biz çok şanslı kızlardık.

 

             Vakit kaybetmeden toplandık, wınafe (karar alma) için.

 

---Camiinin duvarına, bomba süsü vererek, bir paket bırakalım. İçine de çalar saat koyalım. Sonrada Pınarbaşı Jandarmaya haber verelim.

  

   ---Yokkk daha neler. Nasıl haber vereceğiz jandarmaya. Saile teyze(Saile Yılmaz) anlar durumu.

           

             O vakitlerde, köyde sadece Saile teyzelerde telefon vardı. Kimin telefon işi varsa ona gider ve ücretli görüşmesini yapardı. Dolayısıyla  ortaya koyduğumuz bu fikir baştan çürümüştü.

 

                Öyle yapalım, böyle edelim derken, kafamıza yattı bir tanesi. Hedefimiz yine köyün gençleri, amacımız onları çıldırtmak. O günün akşamında, toplandık bizim evde , köşe odada. Abim ortalarda yok, annemde uyku öncesi hazırlıkta. O uyuyana kadar, biz boş vaktimizi değerlendireceğiz. Elbetteki, yan komşumuz olan Şıg İsmet  amcanın bahçesinde. Nitekim, gözümüz kapalı bile yerini bulduğumuz , mayhoş elma ağacının, ulaşabildiğimiz tüm elmalarını ceplerimize doldurduk. Ve, tekrar bizim evin avlusuna geldik. Çünkü gece için hazırlık yapmamız gerekiyordu. Bulduğumuz bir gazete kağıdına, kuru inek dışkılarını koyduk ve bir güzel paketledik. Hediye paketimiz hazırdı ama bunu öyle güzel bir yere koymalıydık ki  hem gençler görmeli hem de biz onları görmeliydik. 

              

                 Saat  23:00 civarı, özenle hazırladığımız paketi, sessizce, köprüye inen yol üzerindeki sokak lambasının altına koyduk ve aynı sokağa bakan ahırımızın damına çıktık. Yüzü koyun olarak ve sokağı görecek şekilde yatıyorduk. Bir taraftan da, aşırdığımız mayhoş elmaları yiyoruz.

 

Serap;

         --- Arzu !! biraz yavaş ısır şu elmaya, paketten önce bizi görecekler.

 

Ben;

          --- yatarken elma yemek hiç de kolay olmuyor, n’apabilirim?

 

Özlem;

          --- UFF..kesin sesinizi. Birileri çeşmeden taraf iniyor. Susun.. Elma kaçmıyor sonra yersiniz.

 

                İşte başlıyor eğlence. İnşallah gençlerdir. Zaten kim olur ki bu saatte onlardan başka. Adetleriydi bizim köyün gençlerinin, gece geç saatlere kadar köprüyü tavaf etmek. Çeşmeden aşağı inen kişilerin sesleri, iyice yaklaştı. Görüş menzilimize girdiler. O da ne?

 

Ben;

       --- olamaz olamazzz!!! Memet ağabiyle Müslüm abi bunlar. Allahım n’olur görmesinler, n’olur  n’olur. ( Çeçen Mehmet Aydın – Çeçen Müslüm Yaldız.)

 

Özlem;

          --- Arzu sus!... Rezil olacağız şimdi.

 

             Biz böyle kavga ederken,  Müslüm abi, paketi fark etti ve çok ilginçtir, içinde ne olduğunu anlamış gibi tekmeyle vurdu. Geçti gitti.  Hayal kırıklığı içinde, damdan aşağı inmeye çalışırken, annem neden uyandı bilmem, evin dış lambasını yaktı. Asıl telaşımız o zaman başladı. Çünkü, bizim ahırın damı, evimizin hizasının altındaydı ve dolayısıyla lamba bizi kabak gibi ortaya çıkarıyordu. 

 

Özlem;

           --- yatın yatın!.. sakın kafanızı kaldırmayın.

Serap;

         --- Allah cezanızı vermesin. Sizin aklınıza uyup ta buraya çıktım. Nasıl ineceğiz buradan hı?

 

Ayfer;

         --- weyyy… mı sışekir sıt? ( nedir bu çektiğim). 

 

                Benim tek kelime edecek halim kalmamıştı. Ağzımda, mayhoş elmadan kocaman bir ısırık, ve bacaklarım damdaki kuru otlardan sıyrılmış halde yatıyordum. Annem dış kapıyı açıp bize bakındı, doğal olarak oturduğumuz odanın lambasını kapalı görünce seslendi.

 

         --- Arzuuu?.... Dene mı ğağer? ( nerde bu deli)

 

                  Sanırım Allah, Ayfer’le  Serap’ ın duasını kabul etti de,  annem yine komşuları başımıza toplamadan, içeri girip yattı. Ama dış lamba hala açıktı.

 

                  Damda yattığımız yerden sürünerek, Saim amcanın ahırına doğru ilerledik. Çünkü, o kesimde ışık daha loştu ve dama kadar yükselen bir ot hayması vardı. Önce Özlem, sonra ben, kayarak bıraktık kendimizi aşağıya. Ama, Serap’ la Ayfer’i,  bu konuda ikna etmemiz  hiçte kolay olmadı. Ayfer neredeyse korkudan ağlayacaktı, Serap ta  sinirden.

 

                  Hala umudumuzu kaybetmemiştik. Hazırladığımız bu hediye, yerine ulaşacaktı. Gidip dağılan paketimizi yeniden topladım. Sonra gazetenin içine, kuru değil hal-ı hazırda ıslak olan inek dışkısını bir güzel yerleştirdim. ( bunu nasıl yaptığımı asla sormayın) Ama bu kez, esaslı bir paket yapmıştım. Görüp te merak etmemek mümkün değildi. Kocaman da  bir kurdela taktım. Yine aynı yere, aynı sokak lambasının altına yerleştirdim.  Bizde, ‘Kötü Mutfak’ diye adlandırdığımız haşbaga  girdik. Çünkü, haşbagın ğönesinden ( kilerin küçük penceresinden) olanları izlemek kolay olacak.

 

                    Gecenin ilerleyen saatleri ve o saatlerde, gençlerden başka kimse geçmez umuduyla bekliyoruz. Dedim ya, umudumuzu yitirmedik diye. Duvara dayalı vaziyette duran ane’ yi  (sofra), pencerenin önüne çekip, üzerine çıktım ki olanları daha rahat seyredeyim diye. Tam o sırada, yine çeşme yönünden sesler duyuldu. Aman yarabbim bu kadarda talihsizlik mi olur!. Mahallede hatrı sayılır bir ablamız ve kardeşi, gece koşusuna çıkmışlar. Anlaşılan yine pıshalıveyi ( bu yemeğin bence Türkçe karşılığı yok) fazla kaçırmışlar. Panik içinde dua ediyoruz, paketi görmesinler diye ama çoook geç artık.

 

--- aaaaa abla burada bir şey var, bir hediye paketi.

 

---Allahallahhh    kim düşürdü acaba. Açıp baksak mı?.

 

--- Bak istersen  abla.

 

                     Gazetenin yırtılma sesi ve;

 

--- Yumuşak bir şey, kına galiba. Ayyyyyyyy     mal pokuymuşş!!!!!!

 

                          Ve, paketimizi büyük bir hiddetle yere attı. Olayın trajik sonunu görmek için, dördümüz birden ane’ nin üzerine çıkınca, yere kapaklanmamız bir oldu. Tabi dışarıdaki bu nahoş çığlıklara, malum kişiler yine sokağa fırladı. Annem, Saim amca, İkpal yenge. Sebep olduğumuz bu tatsız olaylar nedeniyle, dışarıdaki konuşma ve kızgınlıklar son buluna dek haşbagın içinde kaldık. Galiba, ilk kez bu kadar utanç içindeydik . Ortalık sakinleşince, her şeyden habersiz gibi annemin yanına gittik. Bizi görür görmez;

 

--- sizsiniz bunu yapan şeydanlar, sizden başka kimsenin aklına gelmez bu.

 

Ayfer;

 

--- ğamra tha Anaaa  ( inanki değil anne)

 

ben;

 

--- kesin biz alalım diye X koymuştur.( elbetteki bu X in adını yazmayacağım)

 

                     Son dediklerim, anneme mantıklı gelmediyse de, gençlerin bize şaka yapmak istemelerini normal karşılıyordu. Ama hala;

 

--- paketi tahlile gönderelim, o zaman kimin ineğiyse çıkar ortaya, diyordu.

 

Ayfer;

 

--- ğapşığö wewame  Ana.( o zaman yandın anne).

 

               Ertesi sabahta aynı konu devam etti. Sabah çayını dahi içmeden, Annem, Gulase teyze, İkpal yenge  konuşmaya başlamışlardı. Usulca yanlarına sokulup, onları , bu işi yapanın X olduğu konusunda ikna edip, bir an önce konuyu kapatmalarını rica ettim. Olayın bu boyutlara gelmesini hesaplayamadığımız için bir an önce kapanmasını istiyorduk.

 

              Günün ilerleyen vakitlerinde, annem bahçede her zamanki yerinde, bize sesleniyor,

 

--- zı şey tevğuve ( bir çay koyun).

 

                 Ayfer çayın derdinde, benimse aklımda, sokakta savrulmuş bekleyen pakette.

 

--- Bir şey söyliyeceğim, bir gelsene.

 

                   İşte korktuğum şey başıma geldi. Mahalle kapımızın yanında, bana sesleniyordu  X adlı arkadaşım. Ben, bir anneme baktım, bir Ayfer’e, sonra mahcup bir şekilde ona doğru ilerledim. Yüzünden zaten anlaşılıyordu bana ne diyeceği. Ama suçlu olduğum ayan beyan ortadaydı.

 

--- Bir yapmadığın bu kalmıştı. Sırada ne var, çok merak ediyorum Arzu. Böyle şeyler neden hep senin başının altından çıkıyor?. dedi ve konuşması bitmeden malum paketi üzerime atıp gitti. Bereket ki reflexlerim iyi çalışıyordu da son anda kurtuldum çarpmasından.

 

Annem;

 

--- ohhhhhh  ellerine sağlık evladım, ne iyi yaptın. Deyip X’ e  destek verdi.

 

         Anlayacağınız, ne zaman köyün gençlerine bulaşsam, elim boka batıyordu.  Söz artık çok uslu bir kız olcam.

 

 

                                                                               ŞEŞENJANBOTEY

                                                                        TEWUNE ARZU YEŞİLYURT

                                                                                     04.03.2007